Photoshop Magazin
 


Bize bir şey olmaz

01 February 2012 | Sayı: Feb 2012
 
1 2 3 4 5
 

 Yazıma Türk özlü sözü “ Bize bir şey olmaz”  diyerek başlamak istedim.

Türkiye aslında  uzun süreden beri  bir değişim içinde diyebiliriz. Sosyal yapısı, ekonomik yapısı, kültürel yapısı değişiyor. Bu değişim dünyada aynı yöndeki değişim tredlerinden çok farklı olmasa da  hissedilir bir yapıda.  Bu değişim  dünya ortalamalarının üzerinde değil ama en azından farklı.  Değişimler  bazı konularda ileriye, bazı konularda geriye doğru.  Ama dünyadaki eğilimlerden farklı bir değişim olduğu kanısındayım.  Her değişimde olduğu gibi içsel ve dışsal parametreleri var elbet.

İçsel bakacak olursak; Türkiye’ deki  göç ve nufüs, eğitim yapısı, ekonomideki yeni tercihler ve iletişim. İlk nüfus sayımının yapıldığı 1927 de ülke nüfusu 13.6 milyon bunun 3,3 şehirli, 10,3 ise köy nufusu idi.  1927 ‘de yüzde 75 köylerde, yüzde 25 ise şehirlerde yaşıyordu. Yeni açıklanan nufus ise 74.7 milyon  geçen 85 yılda 5,5 kat nufüs artmış, bugün ise 57,3 milyonu il ve ilçelerde yani yüzde 76,8’i,  yüzde 23,2 si  ise yani 17,3 milyon kişi  belde köylerde ikamet etmektedir.

Demek oluyorki  şehirli nufüs artarken köylü nufüs gerilemiş, 85 yılın özeti Türkiye’nin köylülükten şehirliğe geçmesinin resmidir. Bu ciddi bir değişim ama ne yazık ki nicelik olarak köylülükten şehirli olmaya geçiş nitelik olarak  da aynı değişimi yansıtmıyor.  Bu değişim ekonomik sorunlardan kaynaklandığı gibi  eş zamanda yeni ve büyük ekonomik sorunlarıda beraberinde getiriyor.

Dışsalı ise;  Globalleşme çerçevesinde toplayarak bakabiliriz. Globalizm pek çok şeyi değiştirdi, Türkiye hep dışa açık bir ekonomiydi ama bu global yapı iletişimi tümüyle farklı bir yere taşıdı. Bu süreç içinde bazen  olumlu/olumsuz ‘luklar oldu. Bundan 15 yıl önce  hayal bile edemeyeceğimiz  miktarlarda yabancı sermaye girişi oluyor, bu sermayeyi çekebilmenin bir yolu kendi kültürel alt yapımızda değişiklik yapılmasıydı. En çarpıcı örneği Cumhuriyet’in  kuruluşundan bu yana Türk ekonomisini ayakta tutan kamu işletmeciliğinin artık bu yeni değişim sürecinde tutunması olanaksızdı.  İşte bu nedenle özelleştirmeler devreye girerek bunca yıl uyguladığı ekonomik modeli değiştirmek zorundaydı, öyle de oldu.

Türkiye’nin dış dünyayla kurduğu ilişkinin en tepe noktası AB ile tam üyelik müzakerelerinin başladığı döneme denk gelir. Bu süreçte yabancı sermaye girişinin yükselmesi, özelleştirmelere yabancı ilgisinin artması gibi ekonomik sonuçlar doğrurken, bir taraftan da birçok uluslararası standartlara ve normlara uyum sağlanmasını gündeme getirdi. Böylece ülkemiz her alanda daha açık, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya girmek için çaba sarfetti.

Herzaman olduğu gibi bu değişime karşı olanlar ve destek verenler  oldu.  Tabiki birçok uzman bu değişimin yaratıcılığı bitireceği ve batı modeli standartlaşmanın gelişime sınırlar getireceğini savunurken daha kalabalık bir uzman kesimide  tam tersine global sisteme uyum sağlamış bir Türkiye’nin çok daha ileriye gidebileceğini ifade ediyor olmasıydı. Hangi kesim haklı çıkacak bunu zaman gösterecek.

Karlı bir öğlen yemeğinde; Slavoj Zizek

The Cup bu yıl ikinci kez İstanbul da gerçekleştirildi. Kıtalararası  Reklamcılık Kupası olarak bilinen  etkinlik Zizek, Edward de Bono ve Boris Podrecca gibi birçok  önemli ismi İstanbul’da buluşturdu.  Etkinliğin son günü ise Reklamcılar Derneği, Maketing Türkiye, Reklamcılık Vakfı , basın ve Bilgi Üniversitesi ‘ nden küçük bir grup Ritz Otel’ de bir karlı günde öğlen yemeğinde,  ünlü düşünür, felsefeci ve kültür eleştirmeni Slavoj Zizek le birlikte olduk.  Zizek ; “ Aklın kötümserliği ile iradenin iyimserliği” ni öne çıkartarak  Mao’ nun o meşhur sözünü hatırlattı: “ Gökkubbenin altında büyük bir keşmekeş var, vaziyet harika !” . Zizek , televizyon reklamlarından etkilenip aşırı tüketime kaçmadığını çok para harcamadığını belirtip,  12 yaşındaki oğlu Tim’ le  Slovenya’nın başkenti Lubliyana’da yaşadığını söyleyip “deli bir adamım üst başa para vermem üzerimdeki tişörtü katıldığım bir etkinlikten aldım, pantolonum akrabamın, iç çamaşırlarımı ise ucuz bir mağzadan satın aldım” dedi. Reklamların kitlelere farkında olmadıkları şeyleri hatırlattığını söyleyen Zizek “ Reklamcılar , yaptıkları işlerde fantazi öğesini kullansınlar. Bu şekilde anlatmak  istediklerini direkt olarak değil, dolaylı olarak vermiş olurlar.  Tüketiciler arzuladıkları şeyleri doğrudan almak istemezler. Örneğin benim favori ürünüm Kinder sürpriz yumurta.”  Aslında her söyleminde de işi biraz dalgaya vurarak yöneltilen soruyu  kendi espiri anlayışı ve uslubuyla etrafına söyleyeceklerini komiklik ve şakaların içine gizleyerek  ifade ediyor. Eğer cevap uzarsada hep aynı nakarat içinde kalıyor.

Bazen farklı tanımlasa da  özünde hep Marksist olduğunu ifade etti. Ama hep de  onların eleştirilerine maruz kaldı. Son dönem çalışmalarında  en büyük ilhamı Hegel’den aldı.  Onun felsefi temellerinden yola çıkıp psikanalize ve 20. Yüzyıl sosyalizminin sorunlarına uzanan arayışlarının belli başlı uçlarını birleştirmeye çalıştı. Devrimci terörü destekleyen  Leninist  söylemleri ve radikal görüşlerini kitle kültürüyle birleştirip gündelik dil ve sosyal yapıya entegre etmesi onu “Batı’nın en tehlikeli felsefecisi” yaptı.  Diğer yandan “Felsefenin Elvis’i” olmaktan nefret etsede Amerika’da  birçok  televizyon programına da katılmaktan geri kalmadı.  Değişen  günümüz de bu tür ufuk açıcı etkinlikler daha çok yapılmalı.

25 yıllık profesyonel mesleki yaşamımdaki  en anlamlı ödül...

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki geçen 6 yılım da önce Miraj , daha sonra Yaratıcı Ekip Atölyesi çalışmalarım ve  işte akıp geçen yıllar... 2012  Marmara Üniversitesi’nin 129. Yılı kutlamaları çerçevesinde Türk afiş ve grafik tasarımcısı, kurumsal reklamcılığın öncü ismi “İhap Hulusi Görey”...  için 15 yıl süren  çabalarımı topladığım “Müsellesten Üçgene” ismini verdiğim bu değerli koleksiyonumu “ Cumhuriyet Müzesi” ne kazandırmamdan ötürü rektör Prof. Dr. Sn. Zafer Gül’ün elinden  aldığım “Özel Onur Ödülü” sanıyorum benim için çok şey ifade ediyor...

 

February 2012

 


Periskop Bakışı