Photoshop Magazin
 


Felsefe, Neleri Bildiğini Bilmektir.

01 October 2008 | Sayı: Oct 2008
 
1 2 3 4 5
 

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kültür kurumlarından biri olan Türk Dil Kurumu (Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla) 76 yıl önce, 12 Temmuz 1932’de kurulmuştu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde dil ve tarih, Atatürk’ün en çok önem verdiği olgulardı. Önce 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu. Uluslaşmanın en önemli temellerinden bir diğeri de dil idi. Bunun bilincinde olan ulu önder Atatürk, 11 Temmuz 1932 gecesi sofrasında bulunanlara “Dil işlerini düşünmek zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?” diye sorar. Oradakilerin bu düşünceye katılması üzerine “Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun.” diyerek Türk Dil Kurumunun temellerini atar. Ertesi gün Samih Rifat, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri İçişleri Bakanlığı’na başvururlar. Sonradan adı Türk Dil Kurumuna çevrilecek (1936) olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur.

Cemiyetin kuruluşuyla birlikte başlayan çalışmalar sürerken, Türk Dil Kurultayının hazırlıkları da başlamıştır. Bu coşku ve heyecan içerisinde Birinci Türk Dil Kurultayı 26 Eylül–5 Ekim 1932’de Dolmabahçe Sarayında toplanır. Kurultaya çok sayıda bilim adamı, gazeteci, yazar, devlet adamı ve sanatçı katılır. Atatürk, kurultayı baştan sona kadar izlemiştir. Türkçenin gelişmesi, özleşmesi, zenginleşmesi yolunda, altıncısı 20–25 Ekim 2008’de Ankara’da toplanacak olan kurultay’ın ülkemiz için çok önemli bir yeri vardır. Felsefe, ülkemizde çoğu kimsenin hemen fark etmiyor olmasına rağmen, toplum ve ulus olmanın temel taşlarından biridir. Çoğumuzun genellikle küçümsemesine ve yararsız görmesine karşılık felsefe, her toplumun kimlik ve varlığının oluşmasında olmazsa olmaz unsurlardandır; çünkü felsefe dilin oluşmasındaki kilit taşıdır.

Türkçe, bütün tarihi boyunca yabancı dillerden alıntı yapmıştır. Aslında bu, hemen bütün diller için geçerli bir durumdur. Ancak Türkçenin kaderinin kendine özgü yanı, dünyanın en çok alıntı yapan dillerinden biri olmasıdır. Eskiden Arapça ve Farsça olan beslenme alanı, bugün ağırlıklı olarak İngilizceye ve Türk Batılılaşmasının kökenindeki Fransızcaya kaymış ama olgu değişmemiştir. Türkiye’de yaşayan insanların çoğu kavram üretmek, yoğurmak yerine hazırlop almayı tercih etmektedirler. Tarihin garip bir cilvesi olarak, hemen hiçbir soyut bağlantı üretmeyen bu toplum, başka dillerden yapılan alıntılar karşısında tepki vermekte ve böyle ifade etmese bile, bunu bir kültür emperyalizmi olarak görmekte, kendi dilinin bu kavramları neden üretemediği üzerinde hiç düşünmemektedir.

Bu umursamazlık Türkçeyi görülmedik bir darlığa doğru sürüklemektedir.
Bunun çok temel bir nedeni var. Türkiye, ne yazık ki yaklaşık bin yıldan beri felsefesiz bir ülke. Türklerin Anadolu’yu ele geçirmeye başladıkları sırada (1071–1082), İslam düşünce aleminde
büyük bir dönüşüm yaşanmıştır. El Kindi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi filozoflar yetiştirmiş olan ve antik düşünceyi Avrupa’ya yeniden öğreten İslam fikir dünyası, 11. yüzyıldan itibaren ciddi bir gerileme sürecine girmiştir. Tabii bu düşünce gerilemesinin ekonomik ve askeri gerilemenin bir sonucu mu yoksa bir nedeni mi olduğunu tartışmasının yeri burası değildir. Ancak belirtmeden geçilmemesi gereken nokta, İslam aleminin bu yüzyıldan itibaren eski parlaklığının uzağında kalacağı ve bunun düşünce dünyası üstündeki etkilerini gidermenin mümkün olamayacağıdır.
Böylece Osmanlı tarihinin neredeyse tümü boyunca, asıl anlamı içinde felsefeyle uğraşan bir insan tipi olmamıştır. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte felsefe eğitiminin teşvik görmesi, altı yüz yıllık geçmişin izlerini silmeye yetmemiş, ülkemizde felsefe eğitimi çok yüzeysel bir felsefi düşünceler tarihi öğretimi olmaktan öteye pek geçememiştir. Bu durumun bedelini bugün hep birlikte ödüyoruz. Felsefeyi marjinal hatta gereksiz ve fantezi gören insanların ezici çoğunluğu meydana getirdikleri bu toplumda, herhangi bir kavram üretilmiyor, yoğrulmuyor. İnsanlar en soyut düzlemdeki şeyleri bile, gündeliğin en somuttaki terimlerinin içinde algılıyor ve içselleştiriyor.

Felsefeden yoksun olmanın vahim sonuçlarında biri de Türkçenin özerk bir dil olarak giderek varlığını kaybetmesidir. İnsanların konuşurken veya yazarken yaptıkları gramer hatalarının ötesinde asıl korkutucu olan, kavramsal çerçevelerin daralmaları ve farklılıkları aynı anlam bağlam içinde tekleştirmeleridir. Bugün Türkiye’de felsefe dersi okutuluyor ve çok kimse bu dersin kaldırılmasını veya en azından seçmeli olmasını istiyor. Çünkü büyük bir hikmetmiş gibi söylenildiği üzere Bana felsefe yapma. Felsefe karın doyurmaz. Doğru, felsefe karın doyurmaz ama felsefesiz bir toplum da karnını doyurmakta giderek zorlanır veya sadece karnını doyurur; beyni giderek güdükleşir.
Biz toplum olarak sloganların peşine takılmayı pek severiz. Bu sıralarda herkesin ağzına sakız olan sloganların başında, 21. yüzyıl bilgi çağı olacak, aman treni kaçırmayalım gelmektedir. Çok güzel ama acaba çağı hangi alt yapıyla yakalayacağız. Bilgi her şeyden önce bilmeyi bilen kişiye aktarılabilir niteliktedir. Daha açıkçası, herkes her şeyi anlayamaz, dolayısıyla bilemez. Bilebilmek için, bilmeye yatkın bir alt yapıya sahip olmak gerekmektedir. Türkiye’de pek bilinmeyen bir gerçek olarak, felsefe aynı zamanda öğrenmeyi de öğreten disiplindir ve felsefesizlik bizi batı’da konuşulanların büyük bölümünü yarım yamalak anlar veya hiç anlamaz hale getirmektedir. Felsefesizlik yüzünden dilini kaybetmek üzere olan ve yeni çağın bilgi dünyasını yakalamaktan
giderek uzaklaşan bir toplumu kurtarmanın tek bir çaresi bulunmaktadır. Felsefeye bir an önce ve şimdiye kadar olduğu gibi karikatür halinde olanı değil de, gerçek felsefe ve onun olmazsa olmaz koşulu olan özgür düşünceye sahip çıkmalıyız.

Cumhuriyetimizin 85. yılı tüm okurlarımıza kutlu ve mutu olsun!


 

October 2008

 


Periskop Bakışı