Photoshop Magazin
 


Erkal Yavi

01 August 2006 | Sayı: Aug 2006
 
1 2 3 4 5
 

Kırk beş senelik birikim, vefa, yetenek ve pırıl pırıl gözler:
Erkal Yavi


O, çok ilginç bir rastlantı sonucunda Mengü Abisinin yanında tasarım hayatına adım atan, sayısız başarılı çalışmaya imza atarak, kırk beş seneyi deviren ama hala ilk günlerin heyecanı ve mutluluğuyla gülümseyen, bir grafik tasarım ustası... Biz, PM ekibi olarak, Erkal Yavi ile tanışabildiğimiz, atölyesine konuk olabildiğimiz ve bu söyleşimizi şimdi sizlerle de paylaşabileceğimiz için çok mutluyuz.



hspace=0





Röportaj: İpek Arslan
Hazırlayan: Eylül Ganiz

Deseni olmayan, doğru dürüst tasarım da yapamaz. Bu nedenle, bu alanda eğitim alan geleceğin tasarımcılarının, ellerine kağıdı, kalemi, boyayı almalarını çok faydalı buluyorum. Böylece bilgisayarın esaretinden kurtulabilirler.

PM: Bize kısaca kendinizden söz eder misiniz?

Erkan Yavi: 12 Mart 1942 yılında, bir asker çocuğu olarak Diyarbakır’da doğdum. Tabi asker çocuğu olunca hayatınız gezgin olarak, hatta göçebe olarak geçiyor. 2 yıl bir yerde, 3 yıl bir yerde, aşağı yukarı bütün Anadolu’yu gezdik. Dolayısıyla, ilk ve orta tahsilimi değişik okullarda yaptım. Babam, emekli olmuş olmasına rağmen, İstanbul’a yerleşmeye karar verdi. İlginç bir rastlantı sonucu Mengü Ertel ile tanıştım ve onunla çalışmaya başladım. Yani akademik eğitimimi almaya başlamadan önce, grafik eğitimimi almaya başlamış oldum. Herkes onun yanında çalışabilmek için can atıyordu. Ve grafik eğitimi almamı engelleyen kişi de Mengü Ertel oldu.

PM: Konusu açılmışken, mesleğe adım atışınızın ve Mengü Ertel ile tanışmanızın çok ilginç bir hikayesi olduğunu biliyoruz. Bunu okurlarımızla da paylaşmak ister misiniz?

EY: Tabiki. Babamın İstanbul’da iş bulmasıyla birlikte, Ankara’yı terk edip İstanbul’a yerleştik. Ben Ankara’da, İngiliz Filolojisi Bölümü’nü kazanmıştım. İstanbul Üniversitesi’nin dekanıyla görüştük, Tamam, al kayıtlarını gel. dedi. Böylece ben Ankara’dan kayıtlarımı toparlayıp geldim, beni kabul ettiler diye de çok sevindim. Fakat rektör Hayır dedi ve Ankara’da da kaydım silinmiş olduğu için, açıkta kaldım. Ama aslında bu benim için şans oldu. Benim babamın resim yeteneği vardı, bir asker ressamdı. Genç sayılabilecek bir yaşta emekli olduğu için ve dinamik bir insan olduğu için, çalışmak istiyordu. O zamanlar Türk Hava Yolları’nın reklam bölümü vardı. Ve babama, Senin elinden çok iyi iş geliyor. Harika resim yapıyorsun, gel burada çalış. dediler. Yani biz İstanbul’a, babamın Türk Hava Yolları Reklam Birimi’nde iş bulmasıyla geldik. Babam işe başladı, yaPMası için birtakım işler veriyorlardı ama istedikleri resim değil, otobüs pankartları üzerinde kullanılacak olan illüstrasyonlardı. Bunlar da Mengü Ertel’in atölyesinde basılıyordu. Babam ressam olduğu için illüstrasyon konusunda zorlanıyordu. İçinden çıkamayınca, Ben böyle çalışmaya alışkın değilim, bunları götüreyim, evde yapayım. dedi. Babam, o altından kalkamadığı işleri eve getirdi ve benim elimden geliyor diye bana vermeye başladı. Ben de o zamanlar günlük tutuyordum ve bu günlüğü illüstrasyonlarla resimliyordum. Birkaç kere ben yaptım, babam götürdü, çok beğendiler ve işler basılıp ortalığa çıkmaya başladı. Üç beş derken, bunlar Mengü Ertel’in ilgisini çekiyor ve telefon açıp, Siz yeni birini mi aldınız? Sizden gelen işler değişti. diyor. Evet. Bir emekli subay yapıyor bunları diyorlar. Mengü abi de babamı arıyor ve Ellerinize sağlık, ne kadar güzel şeyler yapıyorsunuz. Şimdiye kadar neredeydiniz? diyor. Babam tabi önce dört köşe oluyor, taktir gördüğü için çok seviniyor. Fakat sonra, ben sahtekarlık yapıyorum diye düşünüyor ve rahatsız olmaya başlıyor, uykuları kaçıyor, vicdan azabı çekmeye başlıyor. Mengü Abi’ye telefon açıyor ve Sizden özür dilerim, size yalan söyledim. Bu işlerin hiçbirini ben yaPMadım. Hepsini oğlum yaptı. diyor. Mengü abi, Oğlunuz şu anda ne yapıyor? diye sorunca babam, Şu anda boşta. Üniversite sınavlarına girecek. diyor ve Mengü abi de, Gelsin bir konuşalım. diyor. Ertesi gün ben görüşmeye gittim, babamın yaptığını sandıkları profesyonel illüstrasyonları ve günlük defterimi de yanımda götürdüm. Ve o zamanlar Grafik’in Gsini bilmiyorum. Mengü abi, Burada çalışmak ister misin? deyince ben uçtum, bayıldım tabi. Beni hemen işe aldı ve böylece, herkese nasip olmayacak bir rastlantı sonucu çalışmaya başladım. Sonrasında Mengü benim her şeyim oldu. Hocam oldu, abim oldu, babam oldu. Her zaman yanımdaydı, hep bana destek oldu. Ve bana her şeyi o öğretti. Uzun yıllar orada çalıştım, hatta bir süre sonra bana ortaklık teklif etti. San Organizasyon’du ismi, San Grafik’e çevrildi, tabelaya da benim ismim yazıldı. Yani grafiğe girişim böyle ilginç bir rastlantı sonucu oldu.

hspace=0hspace=0

Devrim Erbil - Resim Sergisi Afişi 2004
Cumhuriyetin İlk Ressamları Resim Sergisi Afişi

Eskiden, afişlere, kitap kapaklarına ya da herhangi bir etkinlik için yapılmış tanıtımlara baktığımızda, Bu, falancanın işi. derdik. Tıpkı bir ressamı tanır gibi.. Bu Picasso’nun, bu Monet’nin işi... der gibi, Bu Mengü’nün işi. derdik, pat diye tanırdık. Şimdilerde artık böyle bir şey yok.

PM: Bu zamana kadar grafik tasarımın hangi alanlarında çalıştınız, kimler için çalışmalar yaptınız? Ve bugün ne tarz çalışmalar yapıyorsunuz?

EY: Ben her zaman derim ki, bir grafik tasarımcı her şeyi tasarlayabilmelidir. Yani bir kurum kimliği de çalışabilmelidir, bir kitap kapağı da tasarlayabilmelidir, bir dergi de dizayn edebilmelidir. Yani tanıtım amaçlı her türlü şeyi yapabilmelidir. Geçen sene Grafist 9’da, altı sanatçının içinde ben de vardım. 1 hafta süreyle workshop yaptık ve sonra sergilerimiz açıldı. Ve ben, açılışta insanlara ikram etmek için kurabiyeler yaptım. Benim logom ay şeklinde, bu kurabiyeleri de o şekilde yaptım. Ve kurabiyelerin üzerine şu notu yazdım: A graphic designer must be able to cre-ate even the cookies too. Bir grafik tasarımcının ne kadar sınırsız iş yapabileceğini anlatmak istedim. Tabi kurabiyeler de orada 5 dakika içinde tükendi! (Erkal Yavi’nin mutfağa girmeyi ne kadar çok sevdiğini bildiğimiz için ve enfes bal kabaklı ekmeklerini de tatmış olduğumuz için, bu duruma hiç şaşırmıyoruz.) Benim neler ürettiğime gelirsek... Her türlü tasarım yaptım ve bunun dışında, illüstrasyon ağırlıklı çalıştım, hala da çalışıyorum. Reklam sektöründe çalıştığım dönemlerde, tanıtım amaçlı illüstrasyonlar yaptım. Fakat ağırlıklı olarak kitap kapağına yoğunlaştım. Mesela rahmetli Aziz Nesin, kendi kitaplarının kapaklarını kendisi yapardı. Benim bir yayın evine yaptığım kapakları görünce, Kime yaptırıyorsunuz bunları? diye sormuş, Erkal Yavi demişler. Aziz Nesin de, Benim kapaklarımı da o yapsın. demiş. Böylelikle, 60’lı yıllardan itibaren Aziz Nesin’le çok güzel bir diyaloğumuz oldu ve bütün kitap kapaklarını ben yaptım. Hatta, Aziz abi kitaplarının kapaklarının her baskıda farklı olmasını istediği için, bir kitaba 10 farklı illüstrasyon yaptığım oldu. Ben, dönem dönem değişik sektörler için çalıştım. Bu tamamen rastlantılara bağlıydı. Mesela bir dönem, ağırlıklı olarak tekstil sektörü için çalıştım. Kurum kimliklerini, basılı malzemelerini yaptım. Bu benim için çok yoğun bir dönemdi. Ondan sonra bir dönem, faaliyet raporlarına yoğunlaştım. Tabi bu arada kitap kapakları ve reklam sektörü de devam ediyordu. Diğerlerini freelance olarak yürütüyordum.

hspace=0 hspace=0

İstanbul Arkeoloji Müzesi - Katalog 
P Kültür Sanat Antika Dergisi - Kapak Çalışması

PM: Grafik tasarımın Türkiye’deki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Eski yıllarla günümüzü kıyaslarsak ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

EY: Eskiyle kıyaslamak istemiyorum açıkçası. Çünkü eskiden, afişlere, kitap kapaklarına ya da herhangi bir etkinlik için yapılmış tanıtımlara baktığımızda, Bu, falancanın işi. derdik. Tıpkı bir ressamı tanır gibi, Bu Picasso’nun, bu Monet’nin işi... der gibi, Bu Mengü’nün işi. derdik, pat diye tanırdık. Şimdilerde artık böyle bir şey yok. Tabi ki çok kemikleşmiş tasarımcılar da var, ama çoğu bizim jenerasyondan. Artık bilgisayar tasarımın içine girdi ve işler birbirine çok benzemeye başladı ve ortalıkta gezen işlerin kime ait olduğunu bilmek mümkün değil. Standart işler çıkmaya başladı. İleride ne olur bilemeyiz tabi.

PM: Türk insanının genel olarak tasarıma bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

EY: Grafik tasarıma evrensel anlamda baktığımızda, bu insanımızın eskiden beri görüp bildiği bir şey değil. Eskiden duvarlarda kültürel amaçlı afişleri bolca görürdük. Tiyatro, festival vs. afişleri. Bunlar duvarları süslerdi ve toplumun görsel bazdaki eğitimine çok katkısı olan şeylerdi. Kitap kapakları da, toplumu görsel bazda eğiten malzemelerdi. Tasarımcının böyle bir görevi de olduğunu düşünüyorum. Bir grafik tasarımcı, yaptığı işlerle topluma artılar verebilmeli, toplumla diyalog kurabilmeli. Eğer hiçbir şey veremiyorsa ve toplumdan kopuyorsa, bence grafik tasarımın hiçbir anlamı kalmaz ve sadece tasarımcının mastürbasyonu olarak kalır.

PM: Son yıllarda grafik tasarım alanında eğitim veren kurumlar oldukça fazlalaştı. Ancak birçok özel kurum, tasarımın özünü kavramaya yönelik eğitim vermektense, işin teknolojik tarafına ve uygulama aşamasına daha çok önem veriyor. Sizce grafik tasarım eğitimi nasıl olmalı?

EY: Burada eğitim kurumlarını birbirinden ayırabiliriz. Mesela, sonradan fakülteleşen meslek okulları var. Oralarda öncelikli olarak teknik eğitime öncelik veriyorlar çünkü buralardan mezun olacak kişiler tasarımcı değil de, matbaacı olacaklar. Ama bir öğrencinin tasarım yeteneği varsa, meslek okulunda da okusa, hatta eczacılık bile okusa tasarımcı olabilir. İşin tezgahından yetişmiş birçok tasarımcımız var. Ama akademik eğitim almış olması da önemli tabi. Tabi tasarım talep eden kesimin bilinci de çok önemli. Onlar ne istediklerini bilmiyorlar. Bu durumda tasarımcıya iş düşüyor. Tasarımcının, tıpkı toplumu eğittiği gibi üreticiyi de, müşteriyi de eğitmesi söz konusu. İşini çok iyi bilen müşteriler olduğu gibi, buna çok fazla önem vermeyen, Benim işim yapılsın da nasıl olursa olsun diyen, çok para da vermek istemeyen müşteriler var. Bu yüzden çok alakasız kişiler şu anda piyasada iş yapıyorlar çünkü çok ucuza yapıyorlar.

PM: Başarılı bir grafik tasarımcı hangi özelliklere sahip olmalı?

EY: Dediğim gibi, her şeyi üretebilmeli. Ve bir işe başlamadan önce kendi egosunu bir kenara koyabilmeli. Yapacağı işi öne çıkarmalı ve ona teslim olmalı. O zaman pozitif, işe yarayacak ve bire bir yerine oturacak tasarımlar ortaya çıkarabilir.

PM: Tasarım sürecinizi anlatır mısınız, hangi aşamalardan geçiyor ve son halini alıyor ?

EY: Ben 45 yıldır bu işin içindeyim ve tasarım yapıyorum. Bazen öyle bir hale geliyorum ki, mesela bir müşteriyle konuşurken ve o bana isteklerini anlatırken, benim o anda bile kafamda bir şeyler oluşabiliyor. Yani resmi gözümün önüne getirebiliyorum. Ve hala önce elle karalıyorum, araştırmalarımı elle yapıyorum ve bunu hiçbir zaman bırakmak istemiyorum zaten. Ondan sonra bilgisayara dönüyorum. Ve mutlaka alternatifli çalışıyorum. Bazılarını eliyorum ve müşteriye de alternatifli sunuyorum. alternatifsiz gitmeyi, müşteriye saygısızlık olarak görüyorum. Ben bunu beğendim kardeşim, sen de beğeneceksin. demek istemiyorum.

PM: Nasıl bir ortamda çalışmaktan hoşlanıyorsunuz?

EY: Çok uzun yıllardır yalnız çalışıyorum. Yanımda kimse olsun istemiyorum. Bazen işlerim çok yoğunlaştığında, bir yardımcı almamı öneriyorlar ama Yok, yapamam diyorum. Her şeyimi kendim yaPMalıyım ben. Yalnızlığı ve geç saatlere kadar çalışmayı seviyorum. Bir saatten sonra artık telefonlar çalmıyor ya da bir yere gitmem gerekmiyor, bana da o saatten sonra kimse gelmiyor. Son derece sakin bir ortam oluyor, çok daha iyi konsantre oluyorum ve daha verimli çalışıyorum. Ve kesinlikle müzik dinliyorum, müziksiz asla çalışamam. Saat 20.30 gibi de aperatifimi mutlaka koyarım.

PM: Mesleki kariyerinizde, tasarım anlayışınızı etkileyen, şekillendiren gelişmeler oldu mu? Olduysa nelerdir?

EY: Hocam olarak, Mengü’nün çok büyük etkileri var. Yurt dışına bakarsak, Otto diye bir illüstratör vardı. Onu çok severdim, hatta onun tarzında birtakım illüstrasyonlar da yapmıştım. Mesela Shell’e, 4-5 sene boyunca halk oyunları illüstrasyonları olan takvimler hazırlamıştım. Otto’nun tarzındaydı onlar. Polonya da bence bu konuda çok iyi durumda. Jan Lenica da çok etkilemiştir beni vakti zamanında, hala da çok severim.

hspace=0 hspace=0

Mengü Ertel benim her şeyim oldu. Hocam oldu, abim oldu, babam oldu. Her zaman yanımdaydı, hep bana destek oldu. Ve bana her şeyi o öğretti.

hspace=0 hspace=0

PM: Sizce başarılı bir grafik tasarım çalışmasının olmazsa olmazları nelerdir? Nelere dikkat edilmeli?

EY: Bir tanesini az önce söyledim zaten, egolar bir kenara bırakılmalı. Bir grafik tasarımcı, hem hizmet verdiği sektörleri ve müşterisini, hem de onun rakiplerini çok iyi tanımalı, araştırma yapmalı. Ve en önemlisi de, hangi sektör olursa olsun, yapılacak olan tasarımın müşteri ile bire bir özdeşleşmesi ve kendi başına da son derece özgün olabilmesi.Tabi teknolojileri de çok iyi bilmek gerekiyor. Uygulamada problem yaratmayacak tasarımlar yapılmalı. Çünkü bazen öyle tasarımlar geliyor ki, yapılması çok zor ve matbaadakiler saçlarını başlarını yoluyorlar. Yapılabilir belki ama içinde yanlışları olduğu için problem yaratır. Mesela bir kurum kimliği çok değişik alanlarda kullanılır ve kullanılacağı her yere uyarlanabilir olması gerekir. Uygulamada sorun çıkarmayacak tasarımlar olması lazım.

PM: Peki sizce bir grafik tasarım ürününü, bir sanat eserinden ayıran şey nedir?

EY: Bir grafik tasarımcı hiçbir zaman sınırsız, sonsuz bir özgürlüğe sahip değildir. Şartlanmış olarak masa başına oturur ve tasarım yapar. Çünkü kendisinden bir şey istenmiştir ve eline bazı veriler verilmiştir. O veriler doğrultusunda tasarım yaPMak zorundadır. Zaten şartlanmış olmasa grafik tasarımcı olmaz ve yaptığı iş de grafik tasarım olmaz. Benim şimdi bir kitap kapağı tasarlamam için, o kitabın var olması lazım. Olmayan bir kitap için tasarım yapamayacağım gibi, olmayan bir kurum için de kurum kimliği yapamam. Bir ressamdan da resim sipariş edilebilir ama önüne hiçbir şart konmaz. Yani grafik tasarımcının sınırları vardır, diğer sanat dallarında bu yoktur. Aralarındaki fark da budur.

PM: Yaptığınız tasarımların içinde sizin en çok beğendiğiniz, gözdeniz olan çalışma hangisi? Ve neden?

EY: Hepsi benim yaptığım işler ve hepsi benim çocuğum. En çok seviyorum. diye bir şey yok. Bir de tabi insan gelişiyor. Ben hala öğreniyorum, hala gelişiyorum. Giderek olgunlaşıyorum ve hep daha iyisini yapacağıma inanıyorum. Hep yarına bakıyorum.

PM: Meslek hayatınızda sizi en çok mutlu eden veya gurur veren şey nedir?

EY: 1999’da, Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi bana Zirvedekiler Onur Ödülü verdi. Benim için onur, bu ödülü almış olmam değildi. Bunu, Mengü abi ile birlikte aldık. Zaten ödül verildiğinde, çıktım ağladım. Mengü abim ile paylaşılan bir ödüldü, o da aldı, ben de aldım ve bu benim için çok büyük bir onurdu. Çok anlamlıydı.

PM: Her işin kendine özgü zevkli ve zor yanları vardır. İşinizi yaparken size en çok keyif veren ve en çok yoran şeyler nelerdir?

EY: Zevkli yanı, daha önce yapmadığım şeyleri yapmak. Zor yanı ise, bazen öyle işler geliyor ki, sizden onarım istiyorlar. Yani, var olan bir şeye çeki düzen vermek. Müşteri memnun olmayabiliyor, bazı şikayetleri olabiliyor ve Kardeşim, sen bunu öyle bir hale getir ki, hem insanlar yadırgamasın, hem de daha çağdaş bir şey olsun. diyebiliyorlar. Sanırım bütün tasarımcılar için en zor olan şey bu. Ama keyifsiz değil, heyecan verici bir şey bu. Ve çok zor olduğu için de seviyorum.

PM: Nelerden besleniyorsunuz? İlham kaynaklarınız nelerdir?

EY: Ben uzun yıllar fotoğraf çektim ve bir fotoğrafçıda kesinlikle olması gereken en önemli şey bende vardı: Gözlemcilik. Ve ayrıntılarla çok ilgileniyorum. Mesela, kapak tasarımını yapacağım bir kitabı okurken, kitabın ismiyle hiç alakası olmayan bir görsel yakalayabiliyorum ve bu da bir ayrıntı zaten. Bunun dışında, beni besleyen şeylerin başında müzik geliyor. Müziksiz, ı-ıh. Rahat ve huzur da çok önemli. Ben çok relax bir adamımdır.

PM: Fotoğraf serüveninizden de söz edelim mi biraz?

EY: Mengü Ertel ile çalıştığım dönemlerdi. Fotoğraf çekmeyi çok seviyordum ve çantamı kapıp, sokaklarda dolaşıyordum. Bir günün nasıl geçtiğini bile anlamıyordum. Çok fazla para kazanmıyordum, üstelik evliydim ve ev geçindirmem gerekiyordu. Ama fotoğraf çok pahalı bir iştir. Profesyonel olarak para getirecek bir iş olarak fotoğraf çekmediğim için bırakmaya ve kendi işime ağırlık vermeye karar verdim. Ben birkaç işin aynı anda mükemmel olarak yapılabileceğine inanmıyorum. Çünkü insan parçalanıyor. Bir konuya odaklanıldığı zaman çok daha verimli olunacağına inanıyorum.

PM: Tasarım sürecinizde bilgisayardan yardım alıyor musunuz?

EY: İlk başlarda bilgisayara bulaşmayayım diyordum ama sonra zorunlu olarak bulaştım. Ve şu anda elim kolum oldu, bunu hiçbir zaman inkar edemem. Yine fırçayla, boyayla çalışıyorum ama işi hızlandırması açısından çok iyi oluyor. Ama bilgisayarı hiçbir zaman mekanik bir alet olarak görmüyorum. Eskiden nasıl fırça, kuru boya, guaj kullanıyorduysam, şimdi bilgisayarı da araç olarak kullanıyorum. Ve benim bir şansım var, elimiz fırçaya alışık olduğu için, grafik nosyonu zaten taşıyoruz biz. Ama şimdi çocuklar işe hemen bilgisayarla başlıyorlar. Hatta bazı hocalar da bu durumdan şikayetçi. Öğrencilerin bilgisayar dışında da çalışmalarını istediklerini, ama ne zaman elle bir şeyler yaptırmaya kalksalar, öğrencilerin, Hocam bilgisayar varken artık ne gerek var? Niye bizi uğraştırıyorsunuz? dediklerini söylüyorlar. Ama deseni olmayan, doğru dürüst tasarım da yapamaz. Bu nedenle, bu alanda eğitim alan geleceğin tasarımcılarının, ellerine kağıdı, kalemi, boyayı almalarını çok faydalı buluyorum. Böylece bilgisayarın esaretinden kurtulabilirler.

PM: Peki bilgisayarla ne zaman tanıştınız, ilk bilgisayarınız neydi?

EY: Sanırım 16 yıl önceydi. Power Mac 6500. Zaten hiçbir zaman PC ile çalışmadım.

PM: Photoshop’un ilk hangi versiyonuyla tanıştınız?

EY: Photoshop 3.1.

PM: Photoshop’ta kullanmayı en sevdiğiniz özellikler nelerdir?

EY: İllüstrasyon ağırlıklı çalışan biri olduğum için, Photoshop’la kendi tarzımda, illüstrasyon tadında işler üretebilmeyi seviyorum.

PM: Photoshop’ta keşke şu da olsaydı dediğiniz bir özellik var mı?

EY: Hayır yok. Bu öyle hızla gelişen bir teknoloji ki, her dakika yeni bir versiyon, yeni bir özellik çıkıyor. Hatta bilgisayar danışmanım, Ya Erkal sen hala bunu mu kullanıyorsun? Artık değiştirelim şunu. diyor. Ama ben hayatımdan memnunum çünkü bana yetiyor. Çok fazla bir şey de beklemiyorum zaten. Yapabileceğim her şeyi yapıyorsam tatmin oluyorum. Çünkü bence önemli olan, işin teknolojisi değil, özü.

PM: Photoshop yakın zamanda Türkçe olarak da satılacak Bu konudaki düşünceleriniz neler?

EY: Ben şu anda böyle bir değişikliğe ihtiyaç duymuyorum. Türkçe olunca, insanlar daha mı iyi iş üretecekler yani? Photoshop’un İngilizce ya da Türkçe olmasının bir tasarımcı üzerinde hiçbir etkisi olmayacağını düşünüyorum.

PM: Ekran kalibrasyonuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

EY: Çok teknik konulara hiçbir zaman girmedim, teknik bilgim çok zayıf. Ve bilgisayar danışmanım da bundan çok memnun.:) Çünkü en ufak bir şey çıktığında onu çağırıyorum, kendim kesinlikle el sürmüyorum. Tabi çok temel şeyleri ve matbaaya gidecek bir işin teknik değerlerinin neler olması gerektiğini biliyorum ama ekran kalibrasyonuyla falan ben ilgilenmiyorum.

PM: Bundan sonraki hedefleriniz nelerdir? Planladığınız yenilikler, değişiklikler var mı?

EY: Yok. Şu anda hayatımdan çok memnunum. Hem atölyemi seviyorum, hem kendimi seviyorum. Müşterilerimden çok memnunum, çok iyi diyaloglarım var. İlerisiyle ilgili, Daha iyisi şudur. dediğim bir şey yok ama dediğim gibi, dönem dönem sektör değişmeleri olabiliyor. Yarın, şimdiden bilemeyeceğim rastlantısal değişiklikler olabilir ve umarım bunlar da beni mutlu edecek şeyler olur.

PM: Son olarak, Photoshop Magazin okuyucularına vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

EY: Bütün sohbet boyunca bir sürü mesaj verdim sanıyorum. Ama tekrarlayayım; bilgisayara ve Photoshop’a bir malzeme gözüyle bakılmalı. Ve tasarımcı kendi kişiliğine uygun uygulamaları seçmeli. Çünkü öyle uygulamalar var ki - mesela filtreler - işi, bir dokunuşta sizin işiniz olmaktan çıkarıveriyor. Bunlardan kaçınmak lazım bence. Yani bilgisayarı kendilerine esir etsinler, onun esiri olmasınlar.

hspace=0

 

August 2006

 


Röportaj