Photoshop Magazin
 


Türk Karikatüründe bir Zirve: Bedri Koraman

01 April 2006 | Sayı: Apr 2006
 
1 2 3 4 5
 

hspace=0

Bedri Koraman kendine özgü tarzıyla, estetik çizgileriyle, yıllarca Türk medyasında ilgiyle takip edilmiş adeta yaşayan bir efsane... Kendisiyle karikatür sanatını, son yıllarda ülkemizde tekrar yoğun bir ilgiyle takip edilen mizah dünyasını ve de Photoshop’a başlama öyküsünü konuştuk...

Photoshop Magazin: Kimi karikatüristler, karikatürü “Dessin Humoristique - Çizgi ile Mizah”, “Humour Graphique – Grafik Mizah”, “bir eleştri sanatı” yada “eleştri biçimi” olarak açıklamışlar. Bedri Koraman’a göre karikatür nedir ?
Bedri Koraman: Bedri Koraman’a göre tüm bu söylenenler doğrudur. Karikatür insan zekasının bir yansımasıdır. Yani mizah hakkında, espiri hakkında hangi laf söylenmişse ben hepsinin doğru olduğuna inanıyorum. Sadece değişik cümlelerle anlatılır, değişik kelimelerle anlatılır. Ama mizah nosyonu her kafada müşterektir. Zekayla beynin yarattığı hoşluk veren duygulardır bunlar. Zekanın bir nefes almasıdır. İnsanların ruh sağlığı için mizah ilaç gibi bir şeydir. Rahatlatıcı, stres alıcı bir şeydir. Yani  beyinleri gülümsetmektir. Bütün bu söylenen lafların hepsi de doğrudur.

PM: Karikatür çizmeye ilk ne zaman ve nasıl başladınız?
BK: Ben hayata şair olarak başladım. Yazar olmak istiyordum. Romanlar falan yazmak istiyordum. Sonra bir gün “Ya ne güzel resim yapıyorsun” dediler, “Sen akademiye gitsene” dediler, ben de sağda solda bir şeyler çiziyordum, “Ooo ne kadar güzel” dediler, haydi biz resme yöneldik. Bu maceralardan sonra Akademi’ye gittik resim yaptık. Birtakım arkadaşlar gazetelerde, dergilerde karikatürler çiziyorlardı. Ben illüstrasyon yapıyordum, Babıali’de. Akademi hocam “Çok yeteneklisin, bir burs bulup seni Paris’e yollayalım” diyordu ama ben sıfırdan başladığım için hem çalışıp hem okuyordum, bunlar bana fantazi gibi geldi,  Babıali’de kaldım. Hatta o yüzden hocam küstü. Sonra, karikatür para getirmiyordu, 3 lira-5 lira veriyorlardı ama ben resim yapıyordum, daha fazla kazanıyordum. O yüzden bir süre illüstrasyonda kaldım. Kitap kapakları, afişler filan çiziyordum.

PM: Bu konuda sizi yetiştiren, yönlendiren bir hocanız ya da hocalarınız varmıydı ?
BK: Karikatürün okulu yok. Bizim önümüzde istifade edebileceğimiz, hoca olarak görebileceğimiz insanlar da yoktu. Bir Cemal Nadir, bir Ramiz vardı görebildiğimiz… Onlar da batı etkisinde çok fazla kalamadılar, savaş yılları içerisinde çalıştılar. Çok sonraları kimsenin bilmediği bir takım bilgilere ulaştım, Cemal Nadir’in bir Alman karikatüristin, hatta çizgilerinden dahi yararlandığını tespit ettim. Orhan Ural da vardı ama… Cemal Nadir vardı. Cemal Nadir daha yaratıcı, daha beyni işlek bir adamdı.

PM: Saul Steinberg’in 1930-40’lı yıllarda çizdiklerini içinde topladığı “ALL IN LINE” yani “Yalnızca Çizgiyle” isimli albümü, yazıdan bilinçli olarak arınmış karikatürün ilk modern örneklerinden biri…  Sizce yazının karikatürde yeri nedir ? Sanatsal değerini azaltan bir etken mi, gerekli mi ?
BK: Başlangıçta Steinberg’in bu fikri herkesi etkiledi ve herkes mümkün olduğu kadar yazısız karikatür çizmeye yöneldi. Ama bu bağnazca bir yönelmeydi. Tamamen yazısız düşünmeye başladı karikatürcüler. Fakat bu da aşıldı, yazının gerekliliği ortaya çıktı. Bunun en bariz örneği Sempe’nin bir karikatürüyle açıklanabilir. Şimdi bugün bilgisayar olarak gördüğümüz şeylerin ilk örnekleri devasa şeylerdi. O zaman yapılmış bir karikatürde, kocaman bir bilgisayar… Bir yazı çıkmış bilgisayardan, okuyorlar: “Ben profesör bilmemkim tarafından düşünüldüm, şu tarafından yapıldım… Fakat 5 dakika sonra patlayacağım” diyor. Bu espri yazısız nasıl verilebilir? Yani prensip olarak yazısız çizeceğim dediğiniz zaman olmaz, yazı desteği gerekebiliyor karikatürde. Şimdi siz bunu taşrada bir gazetede yayınlayın bakalım. “Bu ne?” der adam. Sonra bu çok enteresandır, aslında mimardır zannediyorum, ama bir yenilik, bir aşama getirmiştir ve derece derece herkes bundan istifade etmiştir. Bunun gibi, karikatürü nerelere getiren insanlar vardır. Tomi Ungerer. bu çok önemli bir karikatürcüdür. Bende müthiş kitapları var. Fakat oturmuş “EROTOSCOPE” diye bir şey yapmış, bunu Türkiye’de yayınlamanıza imkan yok.

PM: Gençlik yıllarınızda çizimlerini örnek aldığınız, sizi etkileyen biri var mıydı?
BK: Picard. Onun kadın çizimlerinden esinlendim. İlk karikatür çizdiğim sıralarda mizah dergilerinde ona benzer çizmeye çalıştığım oldu ama onun dışında hiç kimseden etkilenmedim.

hspace=0



Benimle birlikte -ki şimdi de böyle yapılıyor, aktüel yani haberle birlikte, aynı anda yorumunu koyan karikatürler başladı.

PM: Bir karikatür sanatçısı zihinsel olarak nasıl bir donanıma sahip olmalı?
BK: Dünyaya iyi teşhis koyacak kadar, dünyanın gidişatı hakkında, politika hakkında donanımlı olması lazım, bilgili olması lazım. Yönetimler hakkında, ideolojiler hakkında bilgi birikimi, bir dünya görüşü olması lazım. Dünyaya düşünsel açıdan çok tepeden bakacak seviyede olması lazım. Karikatür öyle bir şey ki, karikatürde ahlaksızlık yapılamaz, karikatürde yalan şey söylenemez. Bir de şu var, iyi de deseni olması lazım karikatürcünün. Çünkü anlattığı fikri iyi ifade etmesi lazım. Şimdi tabi hevesli gençler birtakım şeyler yapıyorlar, bakıyorsunuz harika da bir espri bulmuş ama çizgi onu anlatmıyor.

PM: Uzun yıllar gazetelerde karikatür çizdiniz… Karikatürün bir gazeteye kazandırdığı artılar sizce nelerdir?
BK: Siyasi karikatür olarak  başka gazetelerde bulunmayan anlatım tarzı eklediğim için, bir röportajcı gibi… Bir muhabir gibi mahaline gidip olayları takip ederek bantlar halinde anlattığım için, çalıştığım gazeteye ( Milliyet’e ) bir kalite ekledi. Manşetle birlikte, başlığın hemen altında kocaman basabildik. Hem tiraj olarak hem itibar olarak gazeteyi diğerlerinden farklı bir konuma getirdim. Bu yüzden sanıyorum ki karikatürün gelişmesinde gazetelerde karikatür kullanımının artmasında katkılarım oldu.

PM: Cumhuriyet Gazetesi de aslında az çok gazetede karikatürü kullanıyordu…
BK: Cumhuriyet de kullanıyordu, başka gazeteler de kullanıyordu. Karikatür, sayfanın alt dip köşesinde küçücük olarak basılırdı. Ve günlük olayları takip ederek değil, 3-4 gün evvel olmuş bir olay hakkında da karikatürcüler orada “Şöyle şöyle olmuş”  deyip, “Gazetelerden” deyip altına not düşüp o konuyla ilgili karikatürler çiziyorlardı. Benimle birlikte ki şimdi de böyle yapılıyor, aktüel yani haberle birlikte, aynı anda yorumunu koyan karikatürler başladı. Diyebilirim ki en büyük katkım budur.

PM: Milliyet gazetesindeki çalışma sürecinizi biraz anlatırmısınız? Mesela kaç yıl devam etti, ne zaman başladı?
BK: 1954 yılında, Milliyet Gazetesi’nin logosu dahil, başındaki meşalesi, yazısı tümünü ben yaptım. Tabi çok adam geldi geçti ama kadro o kadar geniş değildi, 25-30 kişiydi. Gazetenin en ağırlıklı noktasında ben de bulundum. Abdi İpekçi’nin geniş bir ufku vardı, en iyi gazeteyi yapma hırsı vardı ve bana da çok güvendi. Ve onu mahcup etmedim zannediyorum. Yani diyebilirim ki itibarlı bir referans gazetesi  olmasında, Abdi İpekçi kadar olmasa da bizim de büyük katkımız oldu. Ve çok sevildik, okuyucuyla bütünleştik. Hatta o günlerde yapılan bir röportajda şunu söylemiştim; “Ben bir gün bir şehre, kasabaya gitsem yani Milliyet Gazetesi’nin girdiği bir yere gitsem ve birinin kapısını çalsam, onlar beni en muteber misafir diye kabul ederler.” diye bir beyanda bulunmuştum. Okuyucuyla o kadar bütünleşmiştik ki… Çok sevildik ama işte şartlar değişiyor. Basın gelişti, kalabalıklaştı, basına dışardan büyük sermayeler girdi, sermayenin basını kullanması daha değişik oldu, basın istikamet değiştirdi. Belki bu yeni gidişe ayak uyduramadık. Biz, “Gitse iyi olur” noktasına geldiğimizi anladık, çekildik. 

PM: Sizin yakın zamanda Photoshop öğrenmeye ve kullanmaya başladığınızı işittik bu ne zaman başladı, birde neden daha önce değilde yeni kullanmaya başladınız?
BK: Bilgisayar olayı yeni yeni büyük imkanlar getirmeye başladı. Başlamış daha doğrusu, ben bunları bilerek söylemiyorum. Diyorlar ki, “O kadar da geç kalmamışsın! Çünkü daha önce zaten bugün yaptıklarını yapacak seviyede değildi bilgisayarlar” ama ben yine dövünmeye devam ediyorum! Keşke daha önce öğrenseydim, en azından dil bakımından Fransızcaya çakılıp kalmazdım, ingilizceyi de biraz sökmeye çalışırdım. Çünkü bütün bu bilgisayar imkanları, bütün bu aletler İngilizce konuşuyor, ben de pek çok laflarını anlamıyorum.

PM: O zaman şöyle bir şey soralım. Photoshop çok yakın bir zamanda Türkçe olarak da satılacak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
BK: Çok güzel bir şey. Ben herhalde istifade edeceğim ondan. Biraz daha geliştireceğim bilgilerimi.

PM: Biraz da bir karikatürü çizim sürecinizden yani teknik sürecinizden bahseder misiniz? Hangi aşamalardan geçip ortaya çıkıyor ? Yani önce karakalem eskizler çizip sonra birini seçip renklendirmek gibi ?
BK: Bugün bilgisayarla düşünmeye başladığım andan itibaren, zaman zaman eskizleri dahi bilgisayarda yapıyorum. Önce fikir oluşmuşsa kafamda, kabaca bir kompozisyon çiziyorum ve onun üzerine bir layer açıyorum, biraz daha onararak çiziyorum. Bir layer daha, bir layer daha, bir sürü layerla işi götürüyorum.



PM: Türk insanının karikatüre bakışı hakkında ne düşünüyorsunuz?
BK: Şimdi aslında bizim milletçe bir palavramız var. Bizim türk halkı mizaha yatkındır, işte Nasrettin Hoca’ları vardır, mizah bizim halkın kafasında vardır…  Bu bizim biraz palavramız. Pek çok dönemde mizahçılar küçük görülmüştür. Buna rağmen insan kafasının rahatlama ihtiyacı o kadar da köreltilememiştir, yine de mizah vardır. Ama mesela ben bir Fransız karikatüristinin yaptığını burada yapamıyorum. Çizdiğini çizemiyorum. Bakın şimdi, Avrupa’da adamın birisi bizim peygamberimizin karikatürünü çizmiş. Hiçbir değeri olmayan çizgilere birdenbire neredeyse dünyayı yerinden oynatacak kadar reaksiyon gösterildi. Hiç üstünde durulmaması lazım gelen şeyler bunlar. Ama insanları böyle bağnaz çizgide tutmak isteyenler, bundan politik çıkar sağlamak isteyenler, bunlar boş da olsa bu yanlışa dünyayı getirebiliyorlar. Yani hatta gülüp geçilmeyecek kadar kötü karikatürleri şimdi bir taraf baş tacı ediyor, bir taraf “tu kaka” diyor. Bunlar çirkin şeyler, sevimsiz şeyler.

PM: Bu karikatürler ifade özgürlüğü olarak da savunuldu. Sizce ifade özgürlüğü ve hakaret nerede kesişiyor?
BK: Ben zaten ifade özgürlüğünde hakareti kabul etmiyorum. Hakaret kanunun sınırladığı yerde başlar. Şimdi adam karikatür çizmiş, tamam ifade özgürlüğünü kullanmış ve hiç kimseye o çizgiyle maddi ya da manevi zarar vermez ama siz belirli anlayışlarda bağnaz bir noktadaysanız sizi rencide edebilir, canınızı sıkabilir ama o kadar. “Ya yapmaması lazımdı” dersiniz. “Kötü bir şey yaptı” dersiniz, geçersiniz. Bunu savaş nedeni yapamazsınız. Yani reaksiyonlar da karikatürler kadar komik. Ama dünyada politika üretenler, dünyaya istikamet veren insanlar o kadar ahlaklı bakmıyorlar olaylara. Hep “Ben bundan nasıl istifade ederim ve kitleleri arkamdan sürüklerim” diye bakıyorlar. Danimarka’da külüstür bir gazetede çıkan iki çizgi dünyayı bu kadar ilgilendirmeli miydi yani?

PM: Bugün mizah dünyasında pek çok genç isim, dergi var. Bunlar halkında beğeniyle takip ettiği isimler. Halkın günümüz mizah dünyasına yaklaşımıyla eski zamalarda ki yaklaşımlar arasında fark varmı?
BK: Okuma yazma oranı düşük zamanlarda, basının bu kadar yaygınlaşmadığı zamanlarda mizahçıya itibar göreceli olarak daha fazla gibi gözükür çünkü az bir entelektüel ulaşabiliyordu gazetelere, mecmualara, yayın organlarına... Hitap ettiğiniz zümre seviyeli bir zümreydi. Şimdi gazetelerin yaygınlaşması, televizyonun yaygınlaşması, basının en ücra yerlere bile günü gününe gitmesinin getirdiği bir yaygınlık var. Dolayısıyla bir eve gazete girdiği zaman, baba, anne, çocuklar, dedeler, torunlar yani çok adam görebiliyor. Bunların içerisinde iyi yetişmiş olanların yargılarıyla, iyi yetişmiş olmayanların yargıları birbirini tutmuyor.

PM: Bir karikatürist olarak kendinizi nasıl besliyorsunuz?
BK: Dinliyorum, çalışıyorum… Şimdi yaşlar ilerledikçe, belli bir birikime gelmişseniz artık kendi beyninizden bir şeyler üretmeye daha çok önem veriyorsunuz. Son zamanlarda burada, iki aydır yoğun bir biçimde içime döndüm. Yani bir yayın organına çalışacağım, şunu yapacağım, bunu yapacağım demekten çok, kitap çalışmalarına yönelince kendi beynimin içerisinde dolaşmaya başladım. Ben artık piyasaya çalışmıyorum deyip de asker emeklileri gibi köşe minderinde oturup, bacağınızı altınıza alarak pencereden dışarıya bakamıyorsunuz.

hspace=0



PM:
Karikatürlerinizde çizdiğiniz kadın figürleri, genellikle düzgün fizikli, alımlı bayanlar. Erkekler ise daha sıradan tipler. Bunun nedeni nedir ? Kadına bakış açınızı biraz anlatırmısınız ?
BK: Erkeklerden bana ne, ben kadınları seviyorum…:) Şimdi insan belirli yayın organlarında çalıştığı zaman ister istemez ticari düşünmek zorunda kalıyor. Duvara asılacak ya da dosyada saklanacak, kitaba konulacak karikatürden çok, ekmek parası için çalıştığımız için piyasanın beklentilerine uygun çalışmak zorundayız. Kadın çizdiğiniz zaman ve bu kadını güzel çizdiğiniz zaman müşteriye daha rahat ulaşıyorsunuz, sizi seviyorlar. Mesela ben kadınları güzel çiziyorum, erkeklerde sallıyorum ama en çok kadınlar tarafından seviliyorum! Ne tuhaf değil mi?

PM: Karikatür sanatıyla ilgilenen kişilere tavsiyeleriniz nelerdir? Kendini geliştirmek adına ne önerirsiniz?
BK: Ufuklarını genişletecek kadar bilgi, bileklerini geliştirecek kadar da desen çalışsınlar. Başka bir şey söyleyemem. Bir de doğru yapabilmek için dünya görüşü sahibi olsunlar.

PM: Bilgisayarla ne zaman tanıştınız, ilk bilgisayarınız neydi?
BK: İlk bilgisayarım şu kutu (eski bir masaüstü bilgisayarı gösteriyor.)

PM: Photoshop’un ilk hangi versiyonuyla tanıştınız?
BK: 7.0’dı.

PM: Photoshop’ta kullanmayı en sevdiğiniz özellikler nelerdir?
BK: Zevkime bağlı değil, kullanabileceklerime bağlı. Şimdi Photoshop’a giriyorum. Tamam, sayfa açık, çiziyorum. Sonra onun “Liquify” ile sağını solunu şişiriyorum, daraltıyorum, uzatıyorum, kısaltıyorum. Ama bunları devamlı kullanmıyorum. Mesela şöyle enteresan bir şey yapmak istediğim zaman kullanıyorum. Aslında normal olarak çiziyorum, o çizgi üzerinde oynuyorum, layerlarla çalışıyorum. Ben belki iyi ifade edemem, görmek isterseniz yapalım bir şeyler. (Bedri Koraman’ın bilgisayarının başına geçiyoruz ve bize Photoshop’ta nasıl çizim yaptığını gösteriyor.) Eskiden sayfayı hep beyaz açıyordum, artık transparan açmak daha iyi oluyor. Eğer rahat çalışamazsam beyaz atıyorum boyayla. Şimdi şuraya çiziyorum. Hemen bir layer açıyorum, buradan başlıyorum boyamaya… Fon için ayrı bir layer açıyorum. Sonra birleştiriyorum.

PM: Siz aslında temel mantığını çözmüşsünüz Photoshop’un… Gerisi de aslında ayrıntıdan ibaret.
BK: Şimdi burada bin tane filtre var… Yalnız şunu kullanıyorum. (Bedri bey Liquify filresini açıyor). Belki oradan nerelere gidilebilinir, bunlar tesadüfen bulunan şeyler… Bana kimse ne gösterdi, ne öğretti. Karikatür yapıyoruz ya, şu kızın poposu biraz daha büyüsün efendim!.. Yani bununla istediğiniz şeyi yapıyorsunuz. (Bu arada Bedri bey, kadın figürünün vücut hatlarını şişirip, büyütüyor) İşte bunları ben hep deneye deneye bulmaya çalışıyorum. Gelip bana öğretmeye kalktılar, daha doğrusu öğretsinler diye ücretli adam tuttuk, para verdik, öğretmek yerine kafamızı karıştırıp gittiler… Öğretmek istemiyorlar biliyor musunuz… “Onu geçin, onu geçin” diyor ama asıl bize gerekli olan o! “O önemli değil” diyorlar…

PM: Bizim Efektler diye bir bölümümüz var. Her sayıda bir efektin kullanımını anlatıyor. Efektlerin adım adım yapılışını anlatıyor yazarımız. Bu şekilde siz Liquify dışındaki diğer efektleri de tanıma şansına sahip olabilirsiniz.
BK: Tabi ki…



PM:
Zaten Türkçe olduğunda  kullanım da bayağı bir kolaylaşacaktır…
BK: Herhalde kolaylaşacak. Pek çok şeyi öğreneceğim. Eğer şuradaki bütün o imkanları bilsem, öğrensem belki de birçok şeyi halledeceğim. Geldiler bana ne dediler biliyor musunuz? Şimdi şu resmi çizdim değil mi… Çizgi yukarıda kalsın, rengi onun altında boyadık, renk attım değil mi ? (Bedri Koraman burada aslında temel Layer kullanımına giriş yapıyor) Bunu öğretmediler, ne dediler biliyor musunuz? “O çizgiyi aydinger kağıdına çiz, aydinger olursa altı da gözükür” dediler, kafamı karıştırdılar. Aydingere çiziyorum, koyuyorum, altı gözükmüyor! Böyle laflar edip gittiler, Yani şu layer kısmını öğretmediler, aydingere çiz dediler... Sıfır noktasında olduğumuz için bilenlere de ulaşamadık. Gazetede de bu işleri yapan çocuklar var. Onlar da öğretmiyorlar ki… Biz gidip onların ellerinden işlerini alacakmışız gibi… O kadar basit düşünüyorlar ki… Bir çocuk var işte, resimleri yapıp gönderiyoruz, o basılabilir hale getiriyor. Yanında durduğumuz zaman yapmıyor! Göster dediğin zaman göstermiyor. Sonunda bir iki yanlışlık yaptılar da onlara kızdık, “Yahu biz bu işi öğrenelim” dedik, başladık araştırmaya. Dostum Cihat Hazerdağlı bir iki şey öğretti… Ama daha ötesi yok… Bugünlerde aramız iyi, bir şeyler öğretiyor bana ama hala sakladığı şeyler var Bakın şimdi herhangi bir resmi açalım. Mesela şu resmi suluboya haline getirelim. Araştırarak, deneyerek bazen gece yarısına kadar ben burada oturuyorum, bunları kurcalıyorum. Mesela şunu kimse göstermedi, ben kendim buldum. Görüyor musunuz deseni, suluboya oldu… ( Bedri Koraman burada Filter’dan Watercolor – Suluboya efektini keşfini anlatıyor… ) Suluboyayla çalışılmış bir resim oldu. Normali bu değil. Bunun gibi bin tane şey var. Ama ben sadece bunu bulabildim.

PM: Bireysel çalışıyorsunuz ama zaman zaman ekip çalışması yaptığınız da oluyor mu?
BK: Mesut Yavuz’la çalışıyorum. Mesela ben “Mesut, şu adamın giysisini şu renklerle boyarsak iyi olur” diyorum ya da o bana “Yok o renkle değil şu renkle yapalım” diyor, orada renkliyor, herhangi bir değişiklik gerekirse, “Ben şunu değiştirdim, böyle yaptım, ne dersin?” diyor, ben bakıyorum “Tamam, iyi yapmışsın” diyorum. Kendisi zaten benim yeğenimdir, ablamın oğludur. Hem talebem, hem arkadaşım… Böyle bir birlikteliğimiz var. O haftalık karikatür çalışmalarımızda da çok yardımı oldu tabii. Kendisi Milliyet Gazetesi’nin spor sayfasında çiziyordu. Benim dışlanmam sırasında, akrabam diye onu da şutladılar. Sabah’ta da birlikte çalıştık. Benim kitapları da şimdi o hazırlıyor. 30 kitaplık malzeme var ama hiç kitap çıkaracak zaman bulamamışız. Ölmeden şu kitapları çıkaralım diyoruz. Şimdi ona yüklendi, gece gündüz kitap çalışmaları yapıyor.
 
Mesut Yavuz:  Haftalıkların çok isteyeni vardı. Bedri Koraman’ın haftalıklarını... Anormal e-mailler,mektuplar geliyordu, kitap kitap diye. Kitabı yapmaya kalktık. Tamam yapalım dedik ama Bedri bey durmuyor ki yerinde! Her gün yeni bir şeyler üretiyor, çiziyor… “Bunu koyalım, şunu da koyalım...” Her gün yeni bir “ haftalık “ çıkıyor ortaya. O kitap, bitmeyen senfoni var ya, ona benzedi…

PM: Son olarak, okurlarımıza vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
BK: Okurlarınıza benim vereceğim mesaj şu: Bu dergiye sahip çıksınlar. Hatta eşlerine dostlarına da dergiyi “takip edin” diye tavsiyede bulunsunlar. Böyle faydalı bir iş yaptığınız için size teşekkür etsinler. Çünkü çok önemli bir işleviniz var. Ne kadar yaygınlaşırsa bu dergi, o kadar çok insan bilgisayarı kullanmaya heves eder. Henüz gazete yöneticileri, pek çoğu eskiden kalma olduğu için, bilgisayardan gelmemiş adamlar. Bilgisayar bilen birisi genel yayın yönetmeni olursa, “Çocuklar bunu kullanalım” der. Kendisi bilgisayarında sadece  yazı yazıyor. Şu derginin değerini idrak edecek seviyede değil. Şimdi bundan anlayacak olanlar sadece teknik servisteki, sayfa düzenlemesini yapan adamlar. Onlar da zaten aboneniz. Yani biraz zaman…

PM: Teşekkür ederiz.

Röportaj:  Murat Akçiçek
Hazırlayan: Eylül Ganiz
Fotoğraf: Şebnem Gürbüzel

 

April 2006

 


Röportaj