Photoshop Magazin
 


Çerkes Karadağ

01 February 2006 | Sayı: Feb 2006
 
1 2 3 4 5
 

Fotoğraftan Öte Fotoğraftan Ziyade: Çerkes Karadağ


Kişi fotoğraf üzerine hangi işlemi yaparsa yapsın aslolan fotoğraftır. Ve öncelikle fotoğrafın ruhunu kavramalarını öneririm. Çünkü fotoğraf, ne kadar sizin müdahaleniz olursa olsun sonunda “gerçekten” bir alıntıdır.

hspace=0

Photoshop Magazin: Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Çerkes Karadağ: Çerkes Karadağ fotoğrafçı. Kendimi bildiğimden bu yana da fotoğrafçı... Ama son 10 yıldır sınırlarını geliştirerek fotoğraf yapan, görüntünün dilini sorgulayan bir anlayışı benimsedim. Çünkü artık söylemekte bir sakınca görmüyorum, 7 tane fotoğraf üzerine kurumsal kitabım var. Eğer görüntü serüveninin bir kulvarı da yazarlıksa benim için, kendimi bir fotoğraf kuramcısı olarak da görüyorum.

PM: Küçükken öykü yazdığınız ve bunların mahalli gazetede yayınlandığı, kurmuş olduğunuz bir tiyatro grubuyla o zamanlar açık olan Halk evlerinde oyunlar oynadığınız, Güzel Sanatlar Akademisi Resim sınavlarını kazandığınız biliniyor. Bunlar Çerkez Karadağ’ın çok yönlü sanatçı kişiliğinin bir göstergesi sanırım, peki bunların içinden neden fotoğrafçılıkta karar kıldınız ?
Ç.K: Ben öğrenciyken, Anadolu'nun belki en küçük kentlerinden birisinde yapabileceğim tek şey, edebiyatla ilgilenmekti, tiyatro yapmaktı. Çünkü sermaye isyemeyen bir uğraştı edebiyat. Tabi ayrıca çok da okuyan biriydim ben. Bu bütünlük, üniversite noktasına geldiğimde, yani ne yapacağımı öğrenmeye başladığım dönemde fotoğrafa doğru eğilim göstermeye başladı. Aslında benim fotoğraf ve resim eğilimim birarada devam ediyordu. Öyle ki, bir fotoğraf sergisi açarken resim yanımı bilenler izlemeye geliyordu; resim sergisi açtığımda fotoğraf seven dostlarım geliyordu ve bir şaşırtmaca vardı sanki. Ama talihsiz bir olay mı yoksa güzel bir talihmi bilemiyorum ilk sergimi Ankara Devlet Resim Galerisi'nde açacaktım. Dönemin jüri üyeleri sanırım yıl 1980, bakanlığın izniyle açılmış bu sergiyi veto ettiler. Sonra ben de resim yapmaya küstüm.

PM: “Fotoğrafın bir sanat dalı olduğunu önsezilerimle kavramıştım” demişsiniz. Gördüğünüz bir kare mi yoksa bir olay mı… Bunu hissettiren şey neydi size ?
Ç.K: Bu görüşün temelinde şöyle bir şey var. İlk gençliğimde Ağrı’da fotoğraf çeken bir arkadaşım vardı. Bugün bile bana ilkel görünen, bir karanlık kutudan görüntünün çıkmasının büyüsü beni fotoğrafa yönlendirdi. Sanki Tanrı bazı görevlerini bize iyice göstermek için böyle simgeler koymuş. Fotoğraf makinasının bu büyülü, bu kendinden vareden, bu teknolojiye dönüştüren yanı doğrusu beni çok etkiledi. Çünkü birşeyleri görmek ve gördüklerinizi karanlık bir kutuya hapsetmek, gizli bir görüntü üzerinden tespit etmek, sonrada bu görüntüyü açığa çıkarmak. Bu serüven sanıldığı kadar basit bir serüven değil. Elime bir makine geçtikten sonra, çektiğim ilk fotoğraf benim için o kadar kusursuzdur ki, bugün aynı fotoğrafı çeksem altına imzamı atabilirim. Çünkü bu görüntü tespitinin arkasında bir düzen anlayışı ve güçlü bir kompozisyonun varlığını bugün görüyorum. Daha sonraki fotoğraf çalışmalarımda devamlı bu büyü aldı götürdü beni. Bu bakımdan kameraya o denli saygılıyım ki yanımda taşımam. Çünkü fotoğraf çekim eylemi benim için bir seremoni gibi, yani herzaman kameraya elim gitmez. Son 25 yıldır kimse beni kamerayla gördüğünü söyleyemiyor ama buna karşılık çok üreten biriyim. Bu bakımdan kamera benim için görmek ve hissetmek noktasında ancak devreye girer ve onun dışında bir kenarda durur…


            Ten Öyküleri Serisinden: NÜ                              Baleylim Serisinden: Balerinler

hspace=0hspace=0

Temaya konsantre olmam ben. Bir fikre, ruha konsantre olurum. Bu fikir beni rahatsız ediyorsa yada heyecanlandırıyorsa, bir duvarın ayrıntısında da bulabilirim, bir modelin bedeninde de bulabilirim.

PM: Orta ve uzun vade de projelerinizden bahseder misiniz?
Ç.K: En büyük heyecanım, 6 aylığına dil öğrenmek için Kanadaya gitmek... Yaz başında gideceğim. Kitaplarımın, özellikle kuramsal kitaplarımın, alanında hala tek kaynak olduğuna inanıyorum. Çünkü dış dünyada da hala fotoğraf estetiğine dair çok kapsamlı şeyler ortaya çıkmadı. 150 yaşındaki bir sanatın sanat felsefesi şimdilerde oluşmaya başladı daha. Kitaplarımın İngilizceye çevrilip yayınlanması en büyük hedefim.

PM: İlk makineniz neydi, nasıl sahip olmuştunuz ?
Ç.K: İlk makinam hiç olmadı. Elime verilen makine öğretmenimin, eskiden Amerikalı askerler  için yaptıkları Kodak Retina makinalardı. Ben ödünç almıştım onu sonra kendi imkanlarımla bir Rus Zorki aldım. Bu Zorki’nin de bir güzelliği vardı Alman taklidi bir makinaydı. Bu makine beni bir süre götürdü, bir on yıl kadar onunla çalıştım sonra Doğu Alman malı bir Exacta buldum. Ancak olanaklarım arttıktan sonra bir makine sahibi olabildim.

PM: Fotoğrafçılığın içinde özellikle uğraştığınız bir alt dal varmı?
Ç.K: Benim fotoğrafcılık serüvenimde başkaları için fotoğrafcılık yapmak yok. Tüm fotoğraflarım kendim için yaptığım işler. Bu bakımdan portre, nü, balerin, doğa, peyzaj bir sürü alanda fotoğraf çalıştım ama bunların hepsi belli bir konseptte çalışılmış işler, yani belli mantığı olan işler. Yeri gelmişken söyliyeyim fotoğraf idelojik bir sanattır. Belli bir dünya görüşünü ortaya koyan bir iştir. Yani toplumsal olarak, sorun olarak görebileceğimiz şeyler benim fotoğrafımda bir tema olarak ortaya çıkar. Ancak ben onları gerçekten biraz soyutlayarak, insanın duygu dünyasıyla çarpıştırarak ortaya koyarım.
PM: Renkli ile siyah beyaz çekim arasında bir tercihiniz oluyor mu?
Ç.K: Bir kere rengin tabiatı ayrıdır. Eğer doğayı doğrudan kopya edecekseniz renkli çekmenin bir mantığı yok. Ben rengi her zaman tabiata ait birşeyi tabiattan ayrıştırmanın bir yolu olarak gördüm. Rengi çok tehlikeli bir şey olarak gördüm ve bir konu renk ihtiva etmiyorsa renkli çekmenin bir anlamı yok. Kaldı ki dünya gereğinden fazla renklendirilmiştir. Siyah beyaz doğrudan doğruya gerçeküstü bir bakış açısını sergiler. Yani düşlere yönelik bir anlayıştı. Siyah beyazda siz kendi ruhunuzla katılırsınız.

PM: İşinizle ilgili en çok zevk aldığınız şey nedir, hangi yönü sizi tatmin ediyor?
Ç.K: Beni fotoğrafın öncesi de ilgilendiriyor çünkü fotoğrafın öncesinde ciddi bir düşünce havasını, atmosferini yaşıyorsunuz. Bir tema “ben yaptım oldu” ile ortaya çıkmaz. Bu bakımdan fotoğrafın öncesi, fotoğraf anı ve sonrası beni çok heyecanlandırır. Kimi fotoğrafı nerede, ne zaman, nasıl, hangi diyafram özellikleriyle, hangi ayarla ve banyoyu ne kadar zamanda uyguladıklarını anlatır. Bu bana çok garip geliyor. Ben hiçbir fotoğrafımın çekim anındaki öyküsünü hatırlayamam. Ama bir fotoğrafın sonrasında üzerine kurduğum dünyayı iyi biliyorum. Ve öncesinde de kurduğum dünyayı biliyorum. Çünkü birçok fotoğraf benim düşlerimin veya hayal ettiğim şeylerin karşılığıdır. O görüntüler ortaya çıktıktıktan sonra asıl serüven başlar.

PM: Fotoğrafçılığın bugün bu kadar hızlı popüler olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ç.K: Popüler olan fotoğrafçılık değil aslında. Popüler olan görüntü tespiti. Fotoğrafçılık daha farklı bir şey. Çünkü fotoğrafın sınırları bir görüntünün tesbiti ile bitmez.

hspace=0

Ben hiçbir fotoğrafımın çekim anındaki öyküsünü hatırlayamam. Ama bir fotoğrafın sonrasında üzerine kurduğum dünyayı iyi biliyorum. Ve öncesinde de kurduğum dünyayı biliyorum.


PM: Fotoğrafçılıkla uğraşan ya da uğraşmayı düşünen bir insan, “fotoğrafçı” kimliğine bürünmeyi hedefleyen bir insan kendisini nasıl geliştirmeli, kendisine nasıl bir yol çizmeli ?
Ç.K: Fotoğrafçılık aslında amatör düzeyde hatta hobi düzeyinde bir uğraştır. Eğer kastınız fotoğraf sanatıysa bütün diğer sanatlar gibi temel sanat eğitimi almak zorundasınız. Bir sanatçının yetişme koşulları neyse ondan geçmek gerekiyor. Fotoğrafçılık, bir tema karşısında, zamanın herhangi bir kesiti karşısında bir tavır sergilemektir. Kişi bu tavrı sergilemek için altyapı kurmak zorundadır. Yani düşünsel altyapı, sanatsal altyapı, kompozisyonel altyapı, bir dünya görüşü…

PM: Sizin sanatınızı beğenen herkes, kendince farklı bir nedenden dolayı beğeniyor, peki size göre Çerkes Karadağ’ın sanatındaki farklılık, güzellik nerede yatıyor?
Ç.K: Benim fotoğrafımın en önemli özelliklerinden biri ışık. Gerek yurt içinde gerek yurt dışında birçok otoritenin üzerinde durduğu; fotoğraflarımdaki bana özgü olan ışık anlayışıdır. Temalarım birçok fotoğrafçının yaptıklarının aksine çok geniş bir spektrum gösterir. Ama bunların tümü özünde insan ve insana dair olan şeylerdir.  Gerek soyutlama olsun, gerek modelli çalışmalar olsun hepsinin ardında insan olgusu yatıyor. Onu rahatlıkla söyleyebilirim.

PM: Çalışmalarınızı sergi yoluyla değil de albümlerle sunmayı tercih ediyorsunuz. Kaç albümünüz yayınlandı?
Ç.K: Şu ana kadar 5 albüm Türkiye'de, 1 tanesi Almanya'da, 6 tane de kuramsal kitabım var. Bunun ötesinde yaklaşık 14 albüm daha sırada bekliyor. Elbette bir sergi açılması için bir ülkede sanat severlerin de hazır olması gerekiyor. Ben sanat severin eğitilmesi gerektiğini uzun yıllardır savunan biriyim. Çünkü eğitilmemiş bir sanatsever, yalnız bir sanatçı demektir. Sergilerde yıllar yılı, sanatçıların boşa açıp kapattıklarını gördükçe bu benim için bir hüzün kaynağı oldu. Oysa sanat paylaşılması gereken birşeydir. Mademki sanatçıyı destekleyecek mekanizmalar gelişmedi bir ülkede, o halde  bu paylaşımın yolları daha geliştirilmeli. Ve ben eserlerimi yayın yoluyla sadece ülkemize değil dünyaya da ulaştırabileceğime inandım. Dolayısıyla başlangıçtan bu yana sergilerden kaçınıp daha çok albümlere yöneldim ve albümleri de Türkçe - İngilizce hazırladım. Bu bakımdan pek çok ülkenin kütüphanesinde kitaplarım yaygın olarak bulunmaktadır. Bu benimle fotoğraf sever arasında bir bağ kurmuştur.

PM: Büyülü Prag Albümü'nden dolayı, Çek Cumhuriyeti Çerkes Karadağ'ı Devlet Şeref Madalyası ile ödüllendirmiş ve de Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Türkiye ziyaretinde sizi kabul etmiş. Onları bu kadar etkileyen şey neydi?
Ç.K: Bu albümü hazırlarken çıkış noktam şuydu; Bir kere biz iki bloklu bir dünyada büyüdük. Sonra geldiğimiz noktada bloklardan yeni çıktık. Bu tüm dünyanın uğradığı bir serüvendir. Bu serüvenin doğu tarafında neler olup bittiğini görmek istedim. Çünkü 70’li yıllardaki propogandalarda doğu tarafında kölelik, batı tarafında da büyük bir refah olduğu ortaya konuluyordu. Ama doğuda ne olup bitiyor, sosyalist ülkeler henüz daha batı kapitalizmiyle tanışmadan ne yapmışlar, onu yerinde görmek istedim. Bu çıkışımın birinci noktasıydı. İkincisi, Prag Avrupanın sayfiye kenti; yani yüzyıllar boyunca öyle kalmış. Üçüncü savım tüm dünyada uygarlıkların su kıyısında yaratıldıkları üzerineydi. Uygarlıklar kentlerde doğmuştur. Daha çok su kıyısı kentlerinde... Su uygarlıktır. Ayrıca Prag’da yetişmiş olan ve Çek kültürünün en önemli yazarlarında biri olan Kafka’nın kardeşiyle mektuplaşmalarında hep bir kaos dile getirilir. Türk şairi Nazım Hikmet’in Avrupada yazdığı bir çok şiirin kaynağı Prag kentidir. Nazımın yabancılığı ile Kafkanın kaousunu nasıl görebilirim savıyla yola çıktım. Sayın Cumhurbaşkanını en çok etkileyen şeylerden biri Prag’ın hüznüydü. “Neden bu kadar hüzünlü bir kent sergilemek istediniz ?” dedi ona yanıt verdim. Prag'da gördüğüm ABD işgalini; Mc Donalds’ları ve diğer kurumları. Biraz o çelişkileri ortaya koydum. Birde ben zaten Prag'ı seven ama kente yabancı bir fotoğrafçıyım; bazı ayrıntıları görebilmem normaldi. Bu da onun çok hoşuna gitti.

hspace=0hspace=0

Birçok fotoğraf benim düşlerimin veya hayal ettiğim şeylerin karşılığıdır. O görüntüler ortaya çıktıktıktan sonra asıl serüven başlar.

PM: Dünyada ve Türkiye'de beğendiğiniz, işlerini takip ettiğiniz isimler var mı?
Ç.K: Çok var. Çağdaşlardan, klasiklerden… Edwawrd Steichen, Youssuf Karsh, Edward Weston. Ben fotoğrafımı hiçbir zaman yerel tutmam, yerel bakış açısını da hiçbir zaman önemsemedim. 1980’li yıllar boyunca hep ulusal fotoğraf kavgası yapılıyordu. Ben sanatın ulusal olmadığına da inanıyorum. Ulusal bir kimlik taşıyabilir sanatçı ama sanat evrensel bir dildir, bu bakımdan sevdiğim epey isim var. Ara Güler, Kamil Fırat ve Arif Aşçı. Aral Güler'i çok takdir ediyorum. Tüm ömrünü fotoğrafa adamış bir isim o...

PM: Üniversitelerde eğitim veriyorsunuz sanırım. İleriye dönük projeleriniz arasında atölyenizde sanat eğitimi programı açmak da varmış; bunun zamanı netleşti mi ?
Ç.K: Aslında bu fikir hep bir kenarda durur. Ben eğitimci yanımıda hep beğenirim. Epey genç fotoğrafçı yetiştirdiğimi de söyleyebilirim. Şimdilerde sanatı biraz dışarı taşıma isteği ağır basıyor, bu nedenle bir eğitim programına ayıracak vaktim yok.

PM: Biraz da kitaplarınızdan söz eder misiniz ?
Ç.K: 6 albümüm, 7 tane de kuramsal kitabım var. Bunların yanısıra resim sanatıyla ilgili 2 kitabım daha var. Ankara Resim Heykel Müzesinde yer alan Asker sanatçıların eserlerini anlatan bir kitap. Diğeri de Ankara Resim Heykel Müzesi albümü var. Bunların dışında birçok sanatçının kataloglarını yaptım.

PM: Sizin çekim öncesi konsantrasyon süreciniz nedir ?
Ç.K: Temaya konsantre olmam ben. Bir fikre, ruha konsantre olurum. Bu fikir beni rahatsız ediyorsa yada heyecanlandırıyorsa, bir duvarın ayrıntısında da bulabilirim, bir modelin bedeninde de... Bir insan serisinde, yüzlerde yada eski bir kent dokusunun kapılarında da bulabilirim. Esas olan bir fikre ulaşmak. Sizi asıl rahatsız eden veya heyecanlandıran şey o fikre ulaşmak. Konsantrasyon temayla olmaz. Her an herşey tema olabilir ama fikir çok daha önemlidir.

PM: Çalışma sistematiğiniz nedir, iş disiplininizin içinde neler yer alıyor ?
Ç.K: Son 5 yılda çok fazla ticari fotoğraf yapmadım. Tabi fotoğrafın koşulları da değişti. Ama çalışma açısından konuşursak günde 15 saatten fazla çalışma tempom var. Fotoğraflarım için ise belli zamanlarda, kafamda bir program yapmışsam kameramı alır sessiz sedasız ortalıktan çekilirim kimsede görmez. O projeler öyle ortaya çıkar. Hiç boşluk bırakmam. Okumazsam yazarım, yazmazsam çekerim, çekmezsem bir kenara çekilir insanları gözlerim.

PM: Çekmeyi en çok sevdiğiniz şeyler nelerdir ve neden?
Ç.K: Ben insan bedeninin hala çok seviyorum. İnsanın yüzünü, bedenini, kendi davranışını… İster soyutlamaya gitsin, ister gerçekçi olsun. Veya insana dair şeyleri çok seviyorum.

hspace=0hspace=0

Fotoğrafçılık aslında amatör düzeyinde hatta hobi düzeyinde bir uğraştır. Eğer kastınız fotoğraf sanatıysa bütün diğer sanatlar gibi temel sanat eğitimi almak zorundasınız.


PM: “Asla bu konuda çek(-e)mem” dediğiniz bir konu var mı?
Ç.K: Nü çalışırım ama erotizm çekmem. Edebe aykırı birşeye kameramı yöneltmek istemem. Başka bir şey daha; insanların ızdırap anını çekmek istemem. Yani bir trafik kazası, bir deprem anı, acı, sefalet bunu çekmek istemiyorum. Yalnız şu oldu; 1970’li yılların fotoğrafı için zaman zaman “Sümüklü Çocuk Edebiyatı” yakıştırması yapıldı. Ben o yıllarda da insanların acılarını kameranın içine almadım. Özellikle çocukların yoksulluk timsali gibi gösterilmesine de hiç inanmadım. Çünkü çocukların eline bir şeker verdiniz mi hemen sevinirler. Yani acı, öfke, kin kavramıyla henüz tanışmamışlardır.

PM: O zaman bu, onu çekenin bakış açısı oluyor biraz da…
Ç.K: Evet, onu çekenler genelikle kendi bakış açılarını sanki insanların böyle bir söylemleri varmışçasına ortaya koydular. Ben insanı daima yücelten, onun güzelliklerini açığa çıkaran, başarısını sergileyen işlere kameramı yönelttim.

PM: Çektiğiniz fotoğraflarla oturup bir de afiş, broşür vb. grafik tasarımla ilgili çalışmalarda yapıyor musunuz? 
Ç.K: Elbette zaten grafik mezunuyum. Gazi Eğitim Resim bölümünün grafik atöleyesini bitirmiştim 1978’de. Bir dönem çalışma yaptım, serbest grafiker olarak. Bu bankerlerin toplumu kazıkladığı bir döneme denk geldi. Ben bir banker adına Ankara Çay yolunun ilk fotoğraflarını çektim, daha oralar tarla iken. Sonra grafik sanatının çabuk erozyana uğradığını gördüm. Çünkü bürosundan çıkan memurlarında letrasetle yazı yazmaya başladıklarını görünce grafik işleri yapmaktan uzak durdum. Fakat tüm kitaplarımın grafik tasarımında birşekilde ben içinde bulundum. Birçok önemli çalışmaya fotoğraf çektim. Mesela yıllar önce Ankara Sanat Tiyarosu'nda oynanan “Kadınlar ve Deniz” adında bir tiyatro oyunu için bir afiş tasarladım. Bu afişte balık emziren bir kadın vardı ama model çıplaktı. Bedeni gittikçe pullanıyordu, boşluğa bakıyordu ve kara, iri bir balığı emziriyordu. Büyük şok yarattı, manşetlere konu oldu. Ben çocuklarını, kardeşlerini, erkeklerini denize veren kadınların duyduğu acıyı olabilecek en şiddetli unsurla ortaya koymaya çalıştım. Yine doğum kontrolü için şiddet içeren bir afiş çalışması yapmıştım. Grafiker yanımı ortaya koyduğumda, mutlaka “şok” uyandıracak bir görüntü veya görüntü tasarımı olması gerekiyor. Bence grafik sanatının da temeli budur. Toplumsal şoku yaratmak ve insanların bir olaya konsantrasyonunu sağlamaktır.

PM: Fotoğraf'ta manüpilasyon yapıyor musunuz?
Ç.K: Aslında her fotoğraf az veya çok bir manüpilasyona uğrar. Bu çekim aşamasından çekim sonrasına kadar devam eder. Çünkü fotoğrafın doğası bu. Fotoğraf teknik bir buluştur zaten. Bu buluş icra edilirken elinizde kamera ve onun bir çerçevesine sahipsiniz. Bu çerçeveye ne koyacağınız konusunda kaygılarınız varsa orada bir manüpilasyon başlamış demektir. Kameranızı hayata yönelttiğinizde, istediğiniz şeyler çerçeve içinde, istemediklerinizde çerçeve dışında kalır. Zaman zaman çerçeve içine alacağınız şeyleri de bir düzenlemeye tabi tutarsınız. Mesela bir mekanda sandalye anlamsız durur onu çıkarırsınız. İşte bu masum müdahaleler de bir bakıma manüpilasyon sayılabilir. Kısacası henüz bilgisayar programlarıyla tanışmamış bir fotoğrafçı olarak kabul edin beni.

PM: Şu anda tercihen kullandığınız fotoğraf makinesi nedir?
Ç.K: Bazı işlerimde büyük format Mamiya RB 67 kamera kullanıyorum. Dış çekimlerimde orta format Bronica kullanıyorum. Zaman zaman siyah beyaz çalışırım. Renkli çekeceğimde de Nikon FM2 kamera kullanırım.

PM: Peki son olarak gençlere, dergimiz okuyucularına mesajınız var mı ?
Ç.K: Ben Photoshop okuyucularının esas işlerinin yani çıkış noktalarının fotoğraf olduğunu düşünüyorum. Kişi fotoğraf üzerine hangi işlemi yaparsa yapsın aslolan doğrudan fotoğraftır. Ve öncelikle fotoğrafın ruhunu kavramalarını öneririm. Çünkü fotoğraf, ne kadar sizin müdahaleniz olursa olsun sonunda “gerçekten yapılan” bir alıntıdır. Öncelikle fotoğrafın geleneksel tekniğini iyi kavramalarını öneriyorum. Birçok program kullanıcısının fotoğraf tekniği hakkında bilgi sahibi olmadığını gördüm. Bir de fotoğrafçı kıvraklığını onlarında kapması gerek. Fotoğrafçılar refleksleriyle çalışan insanlardır. Ve görme sanatının sembol isimleri olarak görülürler.

KENDİSİNE TAKDİM EDİLEN ÖDÜLLER
1990 - FIAP/ Fotoğraf Sanatı Uluslararası Fedarasyonu, AFIAP Artist of FIAP ünvanı
2000 - Çek Cumhuriyeti Devlet Şeref Madalyası
2004 - 2004 yılı sanat sezonu İFSAK yılyn fotoğrafçısı

ÖDÜLLER
1977 - DYO Resim Yarışması, Onur Ödülü
1986 - 6. devlet Fotoğraf Yarışması, Ödül
1986 - Le Theatre dans L'art Photographique 8 Triennale Internationale, Gümüş Madalya - YUGOSLAVYA
1989 - birkenhead International Colour Salon, Honourable Mention, İNGİLTERE

 

February 2006

 


Röportaj